bizim büyük çaresizliğimiz (barış bıçakçı)
Birinci adam, çeviriyle geçimini sağlayan, hayatı yaşamaktan çok sözcüklerde anlamaya çalışan bir yetişkin… İkinci adam, inşaat sektöründe yer alan, hayatı sinir uçlarında, bedeninde yaşayan bir yetişkin... İkisi, her daim birbirini tamamlayan iki iyi dost. Genç kız, onların sakin hayatına düşen bir yaşam sevinci; ABD’de yaşayan arkadaşlarının kardeşi; anne ve babası öldüğü için onlara iki yıllığına emanet bir üniversite öğencisi… Ve olaylar gelişir…
kafka’nın bebeği
Bir kitabı almaya yeterli sayılabilecek büyülü sözcüklerden biri benim için pekâlâ “Kafka” olabilir. Üniversiteli yaşlarımın vazgeçilmezlerindendi. Dost’ta Gerd Schneider imzalı Kafka’nın Bebeği’ni görünce hiç tereddüt etmedim. Almamla bir solukta okumam arasında geçen zaman da 24 saati bulmadı.
satranç (stefan zweig)
Stefan Zweig’ın 1942’de ölümünden birkaç ay önce tamamladığı uzun ve sarsıcı öyküsü Satranç’ı bir solukta okunan kitaplardan... Başlarken, blog için sadece “okudum” kaydı düşmeye niyetliydim, çünkü öğrencilerimizin bu yıl okuyacağı ve yakında da sınavından geçecekleri bir kitaptı. İçindeki dört sayfa, Mine Hoca’nın söyleyişiyle “Ebenin gözü gebede olur.” misali yahut daha terimsel karşılığıyla “algıda seçicilik” gereği, nasılsa bu bilgi sorulmayacaklar arasındadır kanaatiyle “Bizi yaz!” dedi. Bloom’un “Hedeflerin Aşamalı Sıralaması”nı (güncelleme: Krathwohl-Anderson,2001) örneklemek için harika bir örnek vardı o sayfalarda:
az (hakan günday)
… yahut Derdâ ve Derda; yahut otuz iki tekmili birden cinsellik, cinayet, şiddet, sadizm, mazoşizm, yeraltının karanlık adamları, tarikat, “karanlık” pub’larda yaşananlar, uyuşturucu, çocuk pornosu, İngiliz gizli servisi… Neredeyse, Tekinsiz’den tekinsiz çıkan bir kitap:)
o büyülü insanlar (zeynep oral)
Okul servisinin döne dolaşa okulu bulması rahat 40 dakikayı alıyor. Son iki hafta, sadece sabahları okuyarak serviste bir kitap bitirdim. En güzel yanı, sabahları bir ya da iki “büyülü” (Zeynep Oral’ın ifadesiyle) , alanlarında başarılı, farklı ve kayda değer insanlarla yolculuk yapmış olmam. [Quantumculara(!) öneririm!… Başarı hikayeleri yığınla öğütten daha güdüleyicidir ne de olsa...] Ben okuyarak tanıdım; Zeynep Oral’ınsa her biriyle bir nedenle yolları kesişmiş.
yürek söken (boris vian)
“Bu kadar saçma bir kitap okumadım.” dedi ve dakikalarca romandaki anne profilini anlattı. Merak edip okudum. Boris Vian yazmış: Yürek Söken. 1953’te yayınlanmış. (Okuduğum baskı: İthaki Yay.,2002) Mecazî anlam yüklü bazı kavramların somutlaştırıldığı bir “saçma”lıklar kitabı aslında… Hayatımızın acıtan gülünçlüklerinin birazcık düşündüğümüzde beynimizi acıtacak biçimde gözümüze sokulması…
petersburg (andrey belıy)
Çok az kitabın dilini, “yanımda şimdi biri olsa da paylaşsam” duygusunda farklı bulurum. Petersburg (Andrey Belıy, 1913), içeriğini bütünleyen bir biçimde ironik bir anlatım diline sahip… Çevirmenin (Sabri Gürses) bilgilendirme notlarının sıklığının sıkıcılığı bir yana, çeviri dili keyifli; açıktan yahut inceden inceden dalgasını geçen, okurunu sürekli gülümser noktada tutan ve akan bir dil… (Söz düşmüşken, bakılabilir: Sabri Gürses'e Rusya'dan Ödül)
petersburg’un “beyaz geceler”inde…
Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’ini, Nihal Yalaza Taluy’un çevirisinden okudum. Petersburg’un sakinlerinin yaz dolayısıyla “sayfiyeye göç ettiği”, loş beyaz gecelerinden birinde, rıhtımda aylak aylak dolanan, mazbut bir geliri ve sıradan bir hayatı olan, hayatının tek rengi yaşlı bir hizmetliyle oturduğu yalnız evinde geceler boyu kurduğu hayallerden ibaret bir genç adam…
hiçbiryer’e dönüş (oya baydar)
İtalya’da sadece bir akşam kitap okuma fırsatı buldum; ama gidiş ve dönüşte, havaalanında beklerken yahut uçakta bir romanı bitirmeyi başardım: Hiçbiryer’e Dönüş. Aklımda Dante’nin İlahi Komedya’sıyla bir yolculuk yapma düşüncesi vardı. Oya Baydar’ın yazdığı Hiçbiryer’e Dönüş’ün İtalya’nın 2011 Akdeniz Kültürü Ödülü’ne değer görüldüğünü bir kitap dergisinde okuyunca, tercihimi değiştirdim.
beyaz geceler-1
Devamı uzun bir otobüs yolculuğuna iyi gelir düşüncesiyle önden okumaya başladığım Petersburg (Andrey Beliy) romanının giriş bilgileri, nasılsa yolculuğa daha var diye araya, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’ini aldırdı. Giriş bilgilerinde, her iki kitabın yazarının Petersburg’u anlatımındaki farklılıklar vardı. E, nitelik gibi nicelik de karşılaştırma dışı tutulmalı :) Beyaz Geceler, klasik Varlık kitapları boyutunda 80 sayfa iken, Petersburg 765 sayfa. İlki naif bir aşk hikayesini, diğeri 1905 Rus devrimi sürecinin kaotik ortamını anlatıyor. devam
hiçbiryer’e dönüş (oya baydar)
İtalya’da sadece bir akşam kitap okuma fırsatı buldum; ama gidiş ve dönüşte, havaalanında beklerken yahut uçakta bir romanı bitirmeyi başardım: Hiçbiryer’e Dönüş. Aklımda Dante’nin İlahi Komedya’sıyla bir yolculuk yapma düşüncesi vardı. Oya Baydar’ın yazdığı Hiçbiryer’e Dönüş’ün İtalya’nın 2011 Akdeniz Kültürü Ödülü’ne değer görüldüğünü bir kitap dergisinde okuyunca, tercihimi değiştirdim.
serenad ve “fransız kalmak”
Zülfü Livaneli’nin Serenad’ı okul yolunda ve hastane koridorunda neredeyse tamamlamak üzere olduğum, öneren arkadaşlarımın söylediği üzere “su gibi okunan bir roman”…
Başbakanın Strazburg’daki konuşmasında bir Fransız parlamentere dönük olarak söylediği “Türkiye’ye Fransız!” sözünün üzerine, o parlamenterin gazetelere yansıyan geçmişine dönük hikayesinden bir Kadıköy, Ermeni kimliği ve “tehcir” kavramı çıkınca, Serenad’dan bazı satırları hatırladım. Livaneli’nin romanı sonra yayınlansaydı, durumdan ilham almış derdim.
karanlık çökerken neredeydiniz (mario levi)
Bir kenti sahiplenme… Bir ülkenin yurttaşı olabilme ve aidiyet… Geçmişe, lise çağlarının en riyasız arkadaşlık ilişkilerine dönerek, “yarın” için bir grup hayatı yeniden bir araya getirme… Bir oyunu yeniden oynama…
Mario Levi, Karanlık Çökerken Neredeydiniz? romanında, tüm bunları birbiri içinde eriterek anlatmış. Dili de içeriği de yoğun bir roman. Öyle akıp gitmiyor sayfalar ama dil engel olduğundan değil; tam tersine, dil çektiğinden, kısa vurucu tahlillerde öylece kalıverildiğinden…

üslûb-ı beyân…
Mario Levi’nin Karanlık Çökerken Neredeydiniz romanının ilk bölümü, bir topluma ve bir kente ait olma duygusunu değişik yönleriyle ve ince ince işleyen dikkate değer bir metin içeriyor. İzak, hem kendi penceresinden, hem öteki pencereden görünenleri, bağırmadan, usul usul okurun beynine akan yalın tümcelerle anlatıyor; azınlıktan bir vatandaşın ait olduğu topluma karşı aidiyet duygusunun düzeyi ve toplumun o vatandaşı ne kadar kendine ait saydığı gibi ince, derin meseleler bunlar…
Benim daha romanın başlarındayken günlüğüme taşımak istediğim ayrıntı ise, bu sosyolojik durumun dilde kendine bulduğu karşılık…



