Ağu 19 2012

orta avrupa’da bir hafta

Geçen yaz İtalya dönüşünde verdiğim bir karardı. Annemle babamın hayatına bir Orta Avrupa yolculuğu katmak istemiştim. Gerçekleştirebildim.

Bir haftada toplam beş şehir (Prag, Viyana, Budapeşte, Bratislava ve Dresden) ve bir o kadar kasabadan yolumuz geçti.

Tur rehberinin verdiği örnek doğrultusunda bir haftada bir şehrin derinliklerine ne kadar nüfuz edilebileceği elbette açıktır ve ortak kültürün benzer kıldığı görüntüleri bir çırpıda birbirinden ayırt etmek zordur ama özünde her şey güzeldi. Rehber demişti ki:

“İstanbul’a gelen bir turist Taksim-Galatasaray Lisesi hattında üç kez turlasa, ‘İstanbul’u biliyorum.” der.”

Bizimki de o hesap sayılabilir elbette! E hadi, hiç değilse yukarıda adı geçenler hakkında bir fikrim de olmuş olsun değil mi ama!

Ekstra turlara katılmayanlardan bir aileye de hak vermemek mümkün değildi. Onlar, parça parça çok sayıda yerleşim yerine üç ana mekanı, Prag, Viyana ve Budapeşte’yi sokaklarında kaybolarak tanımayı tercih ettiler. Ailenin annesi haklı olabilir:

“Ben bir şehri tanımadan civarını tanıma isteği duymam.”

(Viyana’da saraya giden yolda Goethe heykelinin altında soluklanma…Aslında herkes aynı zamanda aynı yerleri görse de kendine kattığı ayrıntılar, gördüğü ve sakladığı zenginlikler yanındakilerden elbette çok çok farklı. Ben biraz edebiyatçıların ardına düşmüştüm; müzikte bir öğretim üyesi hep konserleri ve muzisyenlerin mekanını sordu; resimle ilgili biri de sergileri misal…)

Neyse…Kendisine hak versem de civarı tanıdığımız turlara katılmaktan da hiç şikayetçi değildim. Çek Cumhuriyeti’nde, zenginlerin saklı cenneti, kaplıcalarıyla ünlü Karlsbad’ı (Karrlovy Vari) görme isteğimde Atatürk’ün sağlık dolayısıyla 1918’de orada bir süre kalmışlığı etkindi; Terezin’deki Gestapo izlerinden gereğinden fazla etkilendik, iç acıtıcıydı.

Terezin’de insanlığın mezarı!

Avusturya’da yine zenginlerin pek rağbet ettiği, Beethoven’ın da bir süre yaşadığı ve 9.Senfoni’yi yazdığı Baden kasabasını, Mayerling’deki av köşkünü ve daha çok ilgimi çeken, karşısında uzanan Alp dağlarını, Seegrotto’da Üç Silahşörler filminin de çekildiği bir yeraltı gölünü görmek, -görmek ne demek, içinde tekne turu atmak- güzeldi. Macaristan’da Tuna kıyısındaki Estergon Kalesi ile içinde bulunan Macaristan’ın ulusal ruhunu fazlasıyla yansıtan görkemli katedral bir arada hem ironikti, hem etkileyici. Bir de sürpriz: Kaleyi tam görelim diye kısa bir süreliğine Macaristan’dan Slovakya’ya geçtik. Geçtik dediğim, Tuna’nın bir yanından öbür yanına köprü üstünden geçtik. Karşı yakanın bizim cepheden adlandırıldığı haliyle Ciğerdelen olduğunu öğrendim. Aklıma, Safiye Erol’un Ciğerdelen romanı geldi. Üstüne bir doktora ödev yazım vardı. Kitap yok ama notlarıma tekrar bakmaya karar verdim.

Zaten bakmaya karar verdiğim başka bilgiler de var. Bu gezide bahsi sık sık geçen bir kaç ad ve olayın ayrıntılarına bakacağım. Artık beynime kazınanlar: Habsburglar, Maria Tereza, Sisi (şu filme bir daha bakmalı), Hitler yılları (Terezin’de Hayat Güzeldir ve özellikle Çizgili Pijamalı Çocuk filmlerini hatırladım), Orta Avrupa’da Sovyet etkileri…

(Tuna’da ışıklar içindeki Budapeşte’yi tekneyle turlarken. Fotoğrafın üst kısmındaki dalgalı görüntü, Tuna’nın teknenin üst kısmındaki camına yansıması.)

Geceleri dolduran ekstralardaki seçimlerimizden ikisi, ışıklar içinde tekne turuydu. Prag’da Vltava nehrinde, Budapeşte’de hayran kaldığım Tuna’da ışıklar içinde iki masal şehir duygusunda kayboldum. Diğer gece bir Ortaçağ canlandırmasına aitti. Nedense tam da rehberin dediği gibi “turistik” bulup listeme almadığım ama sonradan birazcık pişman olduğum tek gece Viyana’da sarayda bir klasik müzik konseri gecesiydi. Sonuçta ben de bir “turist”tim ve katılabilirdim.

Katıldığım ekstralardan tek hayal kırıklığına uğradığım yer, çeşitli hediyeliklere bakabileceğimiz ve tamamen bu amaçla yönlendirildiğimiz Szentendtre kasabası idi. Oraya ayrılan saatte Budapeşte’de gezmeyi tercih ederdim. Sadece oraya özel bir şey göremedim. Hadi, ben göremedim diyeyim.

Bugünlük son notum yine  “hediyelik”lere ait olsun. Orta Avrupa’da her şehirde karşımıza çıkab “veba” heykelleriyle, hediyelik dükkanların olmazsa olmazı kedili nesneleri arasında kendimce bağ kurdum. Kediler, cadılar, tahta kuklalar ve oyuncaklar gezdiğim coğrafyada ortak satış ürünleriydi. Yöreye özel olarak dikkatimi çekenler: Prag’ta Kafka ve Mocca ürünleri; Viyana’da Sisi’li, Mozart’lı, Klimt’li ürünler (“Öpücük”ün kedili versiyonu bile vardı); Budapeşte’de “paprika”, el işi ev ürünleri… En farklı ve ürün malzemesi deriden ahşaba, kurutulmuş meyvelerden, metale uzanan çok çeşitli ürünleri bulabileceğiniz rengarenk dükkanlar için tek adres benim açımdan Slovakya’nın başkenti Bratislava.

Parasına gücüm yettiği ama kafam yetmediği/yatmadığı için aklım kalan tek hediyelik grubu Karlsbad’daki bir porselen dükkanının vitrininde yer alan tasarımlardı: Çehov’lu bir tanecik fincan 74 Euro, bir Sisifos tasarımlı takım 2000 Euro (Buna versem seneye İskandinavya hayalim suya düşer. Tasarıma bak bak nereye kadar!)

(Benim kendime “hediye”lerim ağırlıkla o mekanın adını da barındıran değişik türde kalemler. Diğerleriyle birlikte, yeni aldıklarım da şimdi kitaplığımda bir Kafka kupasının içinde gayet hoş duruyor. Kalem çünkü yazmayı sevdiğim için… Öğretmenlik mesleğine yakıştırdığım için… Yer kaplamayıp bir kupada, benim de bu dünyada bir yerlere soluğumu bıraktığımı gösterdiği için…)

Geçen yıl memnun kalınca bu yıl da ETS’yi seçtik. Başka konukların zaman zaman yakınmaları oldu. Biz ailecek genelde memnunduk. Oteller de İtalya’ya göre daha iyiydi hatta Viyana’daki Ananas Otel pek şıktı. Benim tek şikayetim, rehberin açıklamalarından sonra bizi özgür bıraktığı zamanların bir türlü yetmemesiydi. Yemek, tuvalet ve şöyle bir iki ara sokakta kaybolmak için verilen süreler asla yetmiyordu. Onun dışında Ali Bey’le ailece iyi bir iletişimimiz oldu.

İşte böyle… Her şeyi bir çırpıda yazma isteğiyle yolculuk yorgunluğundan kaynaklanan tembelliğin çatışması…Yorgun yorgun bu kadar…

İlgili yazılar:

Prag…”Bin Kuleli Şehir”

Karlsbad ve Fakir Ama Gururlu Turist

İnsanlığın Sıfır Noktası…Terezin

Hani Bir De Dresden Nüshası Var Ya


Yorum