yürek söken (boris vian)
“Bu kadar saçma bir kitap okumadım.”
dedi ve dakikalarca romandaki anne profilini anlattı. Merak edip okudum. Boris Vian yazmış: Yürek Söken. 1953’te yayınlanmış. (Okuduğum baskı: İthaki Yay.,2002)
Mecazî anlam yüklü bazı kavramların somutlaştırıldığı bir “saçma”lıklar kitabı aslında… Hayatımızın acıtan gülünçlüklerinin birazcık düşündüğümüzde beynimizi acıtacak biçimde gözümüze sokulması…
Mesela, anneler çocuklarını o kadar çok sever, o kadar çok sever ki adeta onları sevgileriyle boğar; çok sevdiği için o kadar korumacı olurlar ki onları adeta bir demir kafes içine aldıklarını ve gönüllerince büyümelerine izinvermediklerini anlamazlar. Her şey olağanüstü sevgilerinin bir kanıtıdır! Romandaki anne Clementine de böyle bir annedir; üçüzlerini her tür tehlikeden korumak için akla gelmeyecek önlemler almıştır: Çocuklarını suyun tehlikelerinden korumak için yalayarak temizlemesi; ağaca çıkmalarını engellemek için bahçedeki tüm ağaçları kestirmesi; evde bir yaşam alanı olarak içinde temel eşyaların bulunduğu üç demir kafes yaptırıp henüz altı yaşındaki çocuklarını orada yaşamaya mahkum kılması gibi…
Mesela, çocuklar, çocukken her tür hayali gerçekmişcesine yaşar, keşfetmeyi sever. Romandaki üçüzler, hayallerini gerçek olarak yaşarlar, mavi salyangoz yiyerek kuş gibi uçmayı öğrenirler. Daha çok şey öğrenecek ve kendi kanatlarıyla uçacaklardır; ama:
“Yalnızca bir anne anlayabilir beni.” dedi Clémentine.
“Ama kuşlar kafeste ölür.” dedi Jacquemort.
“Pekala yaşarlar.” dedi Clémentine. “Üstelik, onlara gereğince bakılabilen tek yerdir kafes.”
Mesela, insanlar yaptıkları birçok şeyin vicdanlarında oluşturduğu rahatsızlıkları duymamak için bir şekilde eylemlerinin etkilerinden sıyrılmak isterler; yahut farklı eylemlerle vicdanlarını rahatlatırlar. Romanda köyün ortasından akan kırmızılaşmış derede bir adam köylülerin dereye attıklarını dişleriyle toplamakta ve karşılığında altın almaktadır. Dereye atılanlar, “utanç” duygusuyla yüzleşemeyen köylülerin utançlarından kurtulmalarına aracılık eden nesnelerdir. Yaşlı adam o nesneleri toplar; ama kazandığı altınlarla köyde alış veriş etme hakkına sahip değildir. Ne de olsa utançlarını aklayan altınlardır onlar!
Mesela, “psikanaliz yapmak” üzere köye gelen, kimseyi “psikanalizini yapma”ya ikna edemediği köyde garip bir hayat süren adam, Jacquemort!… Ne kendi hayatına hükmedebilir; ne Clémentine’e söz geçirebilir. Köyde tüm yaptığı, hayatın akışına seyirci kalmaktır. Sonunda da deredeki utanç nesnelerini toplayan adam öldüğünde onun yerine geçecektir ki bu, ”psikanaliz”le ilişkilendirildiğinde ironik bir ayrıntı olarak dikkat çeker…
Olay basit: Bir psikolog, yoldan geçerken duyduğu sese kulak verir ve bir evde bir doğumun gerçekleşmesine yardımcı olur. Doğumu yapan kadın, üçüzlerin zor doğumuyla duygusal bir değişim yaşamaya başlar; kocasından nefret eder, yanına yaklaştırmaz ve sonunda kocasının evden, hatta köyden gitmesine neden olur. Aynı zorluk, kadını çocuklarına aşırı bağlamıştır. Psikolog, işini yapma fırsatı bulamaz; ironik bir biçimde, herkes “psikanaliz yapma”yı “cinsel ilişki”yle ilişkilendirdiği için ya reddeder ya da bir ikisi onunla ilişki kurar! Daha doğrusu, onlar “ilişki teklifi” gibi anlar da psikolog da geri çevirmez.
Velhasıl, hınzır bir kitap!
Çeviriyi yapan Cemal Bâli Akal’ın verdiği bilgilerde Vian’ın özellikle dili eleştirel kullanma ve sözcükleri bozarak yeniden üretme başarısı örneklenmiş.
Boris Vian için Milliyet’teki şu yazıya da bakılabilir: Karnınıza Sıkı Bir Yumruk Yemeye Hazırlanın



Eylül 9th, 2011 at 08:30
okunmaya değer bir kitaptı.
Eylül 12th, 2011 at 21:10
siz böyle anlatınca çarpıcı, alegorik anlatımıyla özel bir kitap gibi görünüyor ama değil. dili “bozmak”, varolan bütün kavramları “saçma”laştırmak bir kitabı edebi eser yapmıyor. ne yaptığını pek iyi biliyor boris vian, ama nasıl yaptığı hakkında zerre fikri yok.
en büyük sorun şu: karakterler iyi oturtulmamış. clementine’in dönüşümü zayıf, jacquemort’un çaresizliği alelacele verilmiş; papazın “tanrı lükstür” anlayışı hiçbir sağlam temele oturtulmamış, tek başarılı karakter olan la gloire ise sadece “çok çarpıcı sonuç”a ulaşmak için bir araç olarak kalmış. her şey çok ani, özensiz, bir edebi eserde olması gereken kurgusal ölçüden eser yok.
çiçek ismi uydurmakla, pratikte pek de güzel ayak uydurduğunuz hayatı teoride temellendirmeden eleştirmekle marjinal filan olunmuyor sevgili vian. “mezarınıza tükürdüm”ün filmini beğenmeyip galasında ölmeniz de sizi ve sizin gibileri edebi bir efsane yapmıyor, keşke insanlar anlasa bunu.
Eylül 12th, 2011 at 21:31
Ben sadece mecazın gerçek kılınmasına dayalı bir dikkatimi yazdım. Hani, duygusuyla “etekleri zil çalan” bir kadını, sahiden etekleri zil çalan bir kadın olarak romana yerleştirse gibi…
Diğer söylediklerinize katılıyorum.
Nisan 1st, 2012 at 08:36
bit ‘ e katılmamak mükün değil doğrusu.
ben meseleyi daha öteye taşımak isterim.benim için tam anlamıyla fiyaskoya dönüştü bu kitap.
ve bana markalaşmanın ne denli tehlikeli olabileceğini bir kez daha hatırlattı.