Şub 22 2010

yumurta (semih kaplanoğlu)

Bir kuş yumurtası elden kayar, yere düşer… Bir dolu kuş kanat çırparak hayata dağılır…

Semih Kaplanoğlu’nun Bal’la aldığı Altın Ayı ödülü, Yumurta’yı tekrar hatırlatınca, okul kütüphanesinden alıp izledim. Yumurta’nın kapağındaki ödül listesini buraya sıralasam fazladan bir paragraf yazmış olurum.

Nejat İşler’in oynadığı her role kattığı bir artı değer var sanki… Canlandırdığı şair kimliği, prototip bir şairden çok farklı ya da aslında tam tersine, kendini sözcüklerde var eden sanatçıların çoğu gibi, hayatın içinde iddiasız duran tiplerden biri var filmde… İddiası, sessizce sözcüklerde karşılık bulanlardan o da…

Şehirden kasabaya doğru gittikçe zaman yavaşlıyor, ayrıntılar öne çıkmaya başlıyor. Zaman durdukça, ayrıntılar büyüyor ve derinleşiyor. Yumurta, zamanın yavaş aktığı filmlerden… Ama ritmi düşük değil; sıcak bir insan öyküsü işliyor. Aynen film kapağından aktarıyorum:

“Şair Yusuf, annesinin ölüm haberini alır ve yıllardır uğramadığı kasabaya, çocukluk evine geri döner. Bakımsızlıktan harap düşmüş bir evde, onu genç bir kız, Ayla beklemektedir. Yusuf beş yıldır annesiyle yaşayan bu uzak akraba kızından habersizdir. Ayla’nın Yusuf’tan bir isteği vardır. Zehra’nın ölmeden önce adadığı adağı oğlu Yusuf yerine getirmelidir. Taşra hayatının durağan ritmi, eski sevgili, dostlar ve hayaletlerle dolu mekanlar ve içini kaplayan suçluluk duygusu yüzünden karşı koyamaz. Ve Ayla ile Yusuf üç dört saat uzaklıktaki bir yatır türbesinde yapılacak kurban kesimi için yola çıkarlar. ”

Kahraman şair değil de başka bir şey olsaydı da fark etmezdi. Filmde şiir, mekanın kendisi tamamen: Tire… Yeşil, yemyeşil ve puslu…. O nedenle, doğanın doğrudan beni alıp götürdüğü bir nokta var filmle iç içe yürüyen; filmden bağımsız, derinlerde bir yerlerde “şiir”i hisssettiren…


Yorum