Oca 26 2010

dorian gray’in portresi

Dorian Gray’in Portresi’ni Oscar Wilde’ın kitabından habersiz olarak, 2009’da çekilen film versiyonuyla izleseydim, aklımda sadece ilginç bir konu, mermer heykel misali güzel bir vücut ve her çeşitinden haz ile, fantastik korku ögeleri kalırdı. Kitapta da bunlar var ama; Oscar Wilde’ın hınzır zekası ve dili de var. Okuduğumda çok etkilenmiştim.

Dorian, bir ressamın çizdiği resimdeki kendi gençliğine/ güzelliğine o kadar hayran kalır ki bu gençliğin geçiciliğini kabullenmekte zorlanır. Gençliğin sürekliliğine karşılık, kendiliğinden bir seçim yapar ve ruhunu biçimlendiren iyilikten vazgeçmiş olur. Artık, yaşadığı her şey, tablosuna yansıyacak, kendisi her daim genç kalacaktır.

O dakikadan sonra, bir tür Faust-Mephisto ilişkisi, Dorian’la ona yaşanabilecek tüm hazların kapılarını düşünceleriyle açan arkadaşı arasında gerçekleşir. Aşk, masumiyetin katli, her tür cinsel ilişki, cinayet…. Değerlerin ölümü… Ressamın Dorian’ı uyarması da sonuçsuz kalır: “O, sana söylediklerinin hiçbirini yaşamadı.”

Faust gibi Dorian da tüm hazlara açık bir hayat sürmesine karşılık mutluluğu yakalayamaz. Bir yanı hep üşür… Bir şeyler hep eksik kalır… Londra’ya ilk geldiği zamanki masumiyetine dönmek içinse çok geç kalmıştır…

Aslında, bir tabloda, hayata atılan her çentiğin bir yansımasını görmek ilginç olabilir. Benim tablomda sükunetin renkleri baskın olurdu herhalde… Su yeşili mesela…


Yorum