izmir günlüğü
İzmir, bende her zaman çok özel bir şehir izlenimi uyandırmıştır. Gördüğüm ilk andaki izlenimim de böyle yüksek bir beklentiye dayandığı için belki, bir tür düş kırıklığıyla sonuçlandı. Güzel şehir, büyük şehir, deniz kıyısında bir şehir ama işte o kadar… Sonra, yavaş yavaş toparlandı ve güzel İzmir duygusu yerine oturdu. Yine de niyeyse, bambaşka bir şehir düşlemişim ben…
Konak’ta kaldığımız öğretmenevinin tüm odaları deniz manzaralıydı; balkon keyfi bu açıdan gayet güzeldi:
(Hasan Sağlam Öğretmenevi’nden gün batımı/15.8.2009)
(Hasan Sağlam Öğretmenevi’nden Körfez/16.8.2009)
Benim inatla görmek istediğim tek yer Alaçatı’ydı. Israrıma değdi. Güzel Alaçatı evlerini, genel görünümünü ve sörf alanını sevdim. Gerçi, yeni evler ve sokaklar maket gibi, çok birbirine benzer ve cetvelle biçimlendirilmiş gibiydi ama güzeldi işte…

(Alaçatı’da rüzgâr sörfü/17.8.2009)
Gitmişken Çeşme’yi de gördük. “Buranın kumrusu meşhurdur.” dendiğinde, ben kuş kumrudan söz ediliyor sandım; lezzetli bir sandviç yedim. Sakız Adası’na ve sakız ağacına dair mini bir bilgi eşliğinde, “meşhur” sakızlı dondurmayı da tatmış olduk. Bizim Çeşme’de gezdiğimiz gün, Çeşme Kitap ve Kültür Günleri kapsamında, Kilise’de kitap sergisi vardı; akşam da Ayşe Kulin kitaplarını imzalayacaktı. O an itibariyle, kitaplardan çok kilisenin tavanındaki freskler daha ilgi çekici geldi.
Çeşme güzergâhından Urla tarafına da şöyle bir sapıp, “ada hastanesi”ni gördük. İnsanın hasta olmadan da oraya düşesi gelir. Minik bir adada, adanın tümünü kaplayan bir devlet hastanesi… Şu bilgi ve fazlası, Urla Devlet Hastanesi’nin resmî internet sitesinden:
Urla Karantina Adası diğer adıyla Hastane Adası aslında insanlık tarihinin 5000 yıllık izlerini taşımaktadır. Çok çeşitli kültür ve medeniyetlere ev sahipliği yapan Karantina Adası , adından anlaşılacağı üzere 4 tarafı denizlerle çevrili İzmir Körfezinde anakara ile bağlantısı olan ve Cumhuriyet döneminde ağaçlandırılan en güzel iklime sahip tek adadır.Ana karaya yaklaşık 600 metrelik taş dolgu yol ile bağlanan adamız 320 dönümlük yüzölçümüne sahip Hastanemizden başka “Hudut ve Sahilleri Sağlık Koruma Yeri Müdürlüğü “ ile sadece yaz dönemlerinde faaliyet gösteren “ Sağlık Bakanlığı Sosyal Tesisleri Müdürlüğü”nüde üzerinde taşımaktadır . Mülkiyeti Maliye Bakanlığı’na ait olan Karantina Adası Osmanlı döneminde tüm dünyada yaygın olan bulaşıcı hastalıklarla mücadele için “Pilot” bölge seçilmiş ve üzerinde bu amaca uygun “küçük taaffuzhane daha sonra büyük taaffuzhane” diye adlandırılan Karantina binaları yapılmıştır .
İzmir’in içinde, büyük ve gelişmiş şehirlere özgü geniş ve bakımlı caddeler ya da eskimişliğe özgü dar ve unutulmuş sokakların özel bir cazibesi yoktu. Eski ahşap ya da kremalı pasta gibi işlemeli evler her zaman ilgimi çeker; İzmir’de de dönüp dönüp baktım. Yeni yapılardan, Narlıdere’de inşası henüz tamamlanmamış, her dairesi ve katı mini ağaçlarla süslenmiş bir site ilginç geldi sadece. Bir de, arada bir çan sesi duymak dikkatimi çekti. Antakya’da da çokça kilise görmüştüm ama çan sesi hiç aklımda kalmamış.
Şu ünlü Kordon’da çay içme meselesine gelince… Sanıyordum ki, tüm İzmir kıyıları palmiye ağaçlarıyla kaplı yürüyüş alanlarından oluşuyor… Değilmiş. Mersin’de Hilton Oteli ile Eğitim Fakültesi arasındaki kıyı boyu, yürüyüş alanı olarak düzenlenip yeşillendirildiğinde, en çok İzmir kıyılarıyla karşılaştırılırdı. O zaman düşünürdüm ki, “Ne güzel olmuş, Kordon gibi.” dediklerine göre, İzmir kıyıları ne kadar güzeldir! Yok, Mersin’deki o düzenleme, “kitsch” bulduğum bazı ayrıntılar dışında, başka bir yerle karşılaştırmayı gerektirmeyecek kadar güzelmiş, hatta çok güzelmiş.
Kemeraltı’nı da Trabzon’daki Kemeraltı ile Antakya’daki Uzun Çarşı’dan çok farklı bulmadım… Söyleyip geçmiş olayım.
Bir yakınımızın sarı vosvosuyla İzmir caddelerinde turlamak da pek romantikti :) Hem sarı hem vosvos olunca, araba –pardon ruhu olan özel varlık- kendiliğinden Herby muamelesi gördü.
Yaz Ürgüp’le açılmıştı, İzmir’le sonlanmak üzere diyelim…



Ağustos 19th, 2009 at 09:15
Ben de tam meraklanmaya başlamıştım ki ses verdiniz. Hoş geldiniz.
Geçen yıl günü birlik bir fuar ziyareti için İzmir’ e gittiğimde, yemek için Kordon’ a götürmüşlerdi. İzmir’ de tek gittiğim yerde orası oldu zaten. Ben de sizin gibi hayal kırıklığına uğradım. Mersin sahil yolu hatta Seyhan Nehri kenarına yapılan yürüyüş yolları bile daha güzel. Çok mu iddaalı oldu :)))
Selamlar
Ağustos 20th, 2009 at 22:49
Elif Hanım, o güzel İzmir’den çok az güzellik yakalamışsın desem kızar mısın bilmem. Bir ay gibi denizi kucaklayan İzmir’in her yanı çok hoş bence. Anlaşılan kordon boyu kafanızda bir cennet gibi oturuyormuş. Geceler neden güzeldir Elif Hanım! Çirkinlikler görünmediğinden değil mi? Keşke şu kordona karanlık çöktükten sonra gidebilseydin. Biliyorum buna zamanın el vermemiştir.
Ağustos 21st, 2009 at 00:23
Tam Elif Hanım üzerinde bir düzeltme yapacaktım ki… Gülümsedim…