Haz 23 2009

katre-i mâtem (iskender pala)

“Atalarımızın, Tanrı Dağları’ndan sıcak iklimlere göçerken atlarının terkisine koydukları hatıranın ta kendisidir o.”

İskender Pala, belli ki, Katre-i Matem’i keyif alarak yazmış; roman boyunca attığı her düğümde ve o düğümleri çözme biçimlerinde, okurdan önce kendi zekâsını sınamış; tebadan hünkâra varana dek, her kademede, “insanlık komedyası”na dair gülümsenecek nice ayrıntılar bulmuş ve yazarken hınzırca gülümsemiştir.Bu girdi, Layhar’ın çocukları”na ektir ve kendini tekzip ederek başlamak zorundadır. Çünkü, o girdinin son tümcesinde yazdığım hüzün, en azından kahramanlardan biri için geçerli değildir. Yusuf ve Şehnaz’ın öyküsü, sonu mutlu biten aşkların bir örneğidir. Şahin’in aşkı ise…

Roman boyunca, iç içe geçen ve kısa aralıklarla çözümlenen bir dolu entrik öge kullanan İskender Pala, sona gelince, hiç ummadık bir biçimde, okuru düş kırıklığına uğratan hızlı bir çözülüşle, her şeyi bir cücenin iradesine bağlayıp halledivermiş. Bu arada, o güzelim şiirli Nakşıgül öyküsü de sıradan bir halüsinasyona ve sıradışı bir cinayete bağlanıp anlamsız bir görüntüden ibaret kılınmış.

Romanın içeriğinden düştüğüm notlarım arasında neler var?

Bu roman, 24 yaşındaki Şahin’le 14 yaşındaki Yusuf’un bir yıla yayılan öyküsü üzerinden, bir dönemin duygusunu, algısını ve düşünme biçimini yansıtan bir projeksiyon aslında. Şahin, Nakşıgül’e; Yusuf, Şehnaz’a aşıktır. Sevgiliden ayrılmak zorunda kalış, Şahin’i hapishaneye, Yusuf’u akıl hastanesine düşürür. Kaçtıklarında yolları kesişir ve külhanda “Layhar’ın çocukları” olarak yaşarlar.  Gerdek gecesinin sabahında eşini yatağında ölü bulan Şahin’in kafasında, katilleri bulmak vardır; Yusuf’sa aşkından yana umarsızdır. Sonra birinin yolu, Mevlevihane’ye, diğerininki Hafız Çelebi’nin lâle bahçesine düşer… Öykü gelişir.  Şahin, aslında bir şehzadedir ve bu bilgiye sahip çok az insan için o, ya bir potansiyel tehlikedir ya da şehzadelerin akıbetinden korunması gereken özel bir insandır. Bu bilgiden yoksun Şahin, kendisi için, sadece ve sadece bir aşıktır.

66 soruda izi sürülen ve aydınlatılmaya çalışılan bir cinayet var ortada. 66 soru, çünkü, lâlenin ebced hesabıyla sayı değeri bu. Katre-i Mâtem, çünkü, gerdek gecesinin sabahında Şahin, sevdiği kadının elinde bir lâle soğanı bulmuştur ve bu soğandan özenle büyütülen lâle, siyaha çalan mor rengiyle, tüm yaşananların toplandığı temel adreslerden biridir.

Hafız Çelebi ve Yusuf bilgece tavrın, Şahin damardaki deli kanın, vezir zekânın, hünkâr iktidar kaygılarının romandaki yansımalarıdır da Hörükız kabilinden birileri sahiden o dönemde var mıdır, merak ettim. Dönemin istihbaratında babası tarafından özel yetiştirilmiş, erkeklerin arasında, erkek kılığında rahatça dolaşan ve her daim Şahin’i ondan habersiz koruyan angel… Melek diyecektim ama buraya çok naif kalacaktı. Daha doğrusu, adı dışında Anadolu’yu çağrıştıran hiçbir özelliği yok. Şu Da Vinci ya da Melekler ve Şeytanlar kitaplarının/filmlerinin baş kahramanları kadar akıllı, uyanık ve becerikli görev partnerleri gibi…

Lâle Devri’nin görkemi ve rehavetten isyana dönüşen tarihi… III Ahmet ile Damat İbrahim Paşa, önemli birer roman kişisi. Patrona Halil de sonlara doğru, bir dönemin sonunu belirleyen kişi olarak öne çıkıyor. “Kaf Dağı’ndan gelecek yay kaşlı, servi boylu, mim dudaklı sevgili”, isyanın şifresidir. İstanbul lâlelerinin ve genelde lâlenin öyküsü…

                “Atalarımızın, Tanrı Dağları’ndan sıcak iklimlere göçerken atlarının terkisine koydukları hatıranın ta kendisidir o.”

Osmanlı’nın toplumsal hayatına ilişkin akla gelebilecek, gelemeyecek bir dolu ayrıntı… Yer yer tarih kitabı formuna yaklaşacak kadar, tarihî bilgi aktarımıyla yorulan sayfalar… Herhangi bir konuda bilgi aktarmak gerektiğinde, bu bilgi için oluşturulmuş diyaloglar ve bir daha karşımıza çıkmayacak âkil adamlar. Mesela, aşk-delilik-nefs kavramları üzerine iki doktorun konuşmasının yer aldığı bölümün romana özel hiçbir katkısı yok; ama bu bölüm, okurun ilgisini çekebilecek düşünce jimnastiği olarak değerlendirilebilir. Şahin’in bir dönem aralarına sığındığı Mevlevîler’in yaşamı da romanın genel dokusuna bir türlü oturamıyor; ama o dünyayı bir de Pala’nın kaleminden öğrenmek isteyebilirsiniz.

Aslında, öykünün “bulunmuş yazma” çerçevesi içine yerleştirilmesi, polisiye ögeler ve “derkenar”larla sağlanan metinlerarasılıktan yola çıkarak, şöyle bir postmodernizm sularına uzanmak da mümkün ama bu da bu blogun sınırlarını çokça aşar…

(Bu metin, 23 Haziran’da elifingunlugu.windows.live.spaces’e yazdığım blog girdisidir.)


Yorum