mersin: gemilerine öyküler yazdığımız, çokça özlediğimiz şehir…
“Ömrümün Akdeniz köşesinde”ki diğer şehir…
İlk gidişim turistikti; Ashab-ı Kehf, Kız Kalesi, Cennet ve Cehennem, Astım Mağarası vb. İkinci gidişim, bir sempozyum içindi, anneler gününe denk gelmişti. “Okulumda sadece sen yoktun, anne.” Ama sonrası güzel oldu: Konuk gittiğim fakültede çalışmaya başladım ve kızımla “Orası bizim masalımızdı.” dediğimiz yılları geçirdik.Masal, bizim tam da Mersin’e denk gelen hayat evremizdi aslında; huzurlu, dingin zamanlardı: Büyüme ve çalışma telaşlarının bildik koşturmacası dışında, zaman çoğunlukla deniz kıyısında geçti. Akşam serinliği deniz kıyısında tembel yürüyüşlerle; öğleler, fakültenin bahçesinde, güzelim arkadaş muhabbetleriyle; geceler, kauçuk ağacının çıtır çıtır açılan yapraklarının sesinde aktı gitti. Hayatımın en güzel dostluklarına sahip olduğum tek yer… Bu biraz da yaşla bağlantılı galiba.
Arabanız varsa, yirmi dakika mesafede “yayla evi”nize ulaşabiliyorsunuz; benzer sürede deniz kıyısındaki “yazlık ev”inize gidebiliyorsunuz; üstelik bir “büyükşehir”de yaşıyorsunuz. Bu, büyük bir lüks… Biz, arabasızlardandık. Plaj Yolu’nda, ana caddelerinden biri şehrin hareketliliğine, diğeri sayfiye sakinliğine açılan merkezî bir yerde yaşadık ve sahiden yaşadık. Hilton’la fakülte arasındaki düzenlenmiş uzuuun kıyıyı kaç kez içim yıkanarak yürüdüğümü (bu, tek kişilik çünkü), Metro sinemasında kaç film izlediğimizi anımsamıyorum. Mado, Shogun, Yasemin kafe takıntılarımızı da… Ha bir de Joan Baez ve ille de “Halleluah!”…
Ben ilk gördüğümde de, sonra da deniz kıyısına yapılan, çok katlı, enine ve boyuna büyümüş devasa blokları, sözümona yazlıkları hiç sevmedim. Tece’de arkadaşım vardı ve evet, onun oturduğu blok gibi diğerleri de havuzuyla, düzenlenmiş bahçeleriyle soluk aldırıyordu ama, sadece oralarda oturanlara özgüydü bu. Başkalarının payına tek düşen, Batı’ya doğru yol alırken, solda denizi görmek için dev blokların bitmesini beklemekti…Eminim, şehir batıya doğru büyüdükçe daha da yol almaları gerekecektir.



